6 Haziran 2026 Cumartesi

AKADEMİDE OBJEKTİFLİK, MERİTOKRASİ VE KÜRESEL STANDARTLAR

AKADEMİDE OBJEKTİFLİK, MERİTOKRASİ VE KÜRESEL STANDARTLAR

Dünyanın en prestijli üniversite sıralamaları (QS, Times Higher Education vb.) ve meritokratik sistemler (liyakat sistemleri) tamamen objektif metriklere dayanıyor. Q1 ve Q2 yayınlar, bir akademisyenin, bilim insanının ya da kurumun bilimsel derinliğini küresel ölçekte tesciller. Soyut birtakım iddialar yerine niceliksel ve niteliksel olarak rüştünü ispatlamış veriler, bilimin hür ve evrensel gelişiminin en büyük itici gücü olmaktadır.

“Metrikler akademik kalitenin aynasıdır”

Sosyal ve Beşeri Bilimler açısından Q kategorileri ve etki faktörlerinin (Impact Factor) sıklıkla büyük oranda fen bilimleri, tıp ve mühendislik tabanlı geliştirilen sistemler olduğu vurgusu yapılıyor. Bir yandan sosyal bilimlerde Q yayın yapan akademisyenlerin başarı sıralaması sistemlerinde üst sıralardaki başarı sıralamaları olduğu gerçeğini de ortaya koyan veriler mevcut. Dolayısıyla, “öğrenilmiş çaresizliğe” kapılıp, ilk önermedeki bilgiyi (sosyal alanlar dışındaki alanlar ancak Q yayın yapabilir) ön plana çıkaran yazıların ciddi konumlardaki akademisyenler, üst düzey yöneticiler tarafından paylaşılması büyük talihsizlik. İlk önermeye göre hareket edildiğinde; eğer sosyal alanlarda uzmanlığınız varsa, akademik kadro mensupları Q1, Q2 gibi kategorilerde yayın yapmamız zor algısına kapılıyor. Sadece akademik yükseltme amaçlı söz konusu kategorilerde yayınını köprüyü geçene kadar yapıyor. Hedefe ulaştığında sürdürülebilirlik sağlanamıyor. Çünkü kabullenilmiş bir başarısızlık söz konusu. Her ne kadar objektif dille ve eleştirel yazılmış olursa olsun makaleler ya da blog yazıları, akademik dünyada metrikler, Q yayınlar söz konusu olduğunda, “yapılması güç” ya da “metrik fetişizmi” diye bir ifade kullandığında, bunu başaramayan ya da zaten başaramayacağını düşünen akademisyenler bu ifadeyi cımbızla çekip alarak küresel başarı tescil sistemlerini kötüleme yoluna gidiyor. Halbuki bu yazıların içeriğinde, nitel çalışmaların, niceliksel ölçüm sistemlerinin, verilen derslerin kalitesinin, yeni bilgi üretimi ve bunun geliştirilmesinin dengesinden bahsediliyor.

“Ölçemediğini yönetemezsin” mottosu günümüzde verinin gücünü ortaya koyan önemli ve özet bir ifadedir. Bu perspektif, kurumsal başarıyı ölçmek, fonları adil dağıtmak ve uluslararası görünürlük kazanmak isteyen yapılar için bir manifesto niteliğindedir.

Metrikler akademik kalitenin kusursuz bir resmi olmayabilir. Ancak, elimizdeki en objektif, en hür ve en evrensel aynadır, diyebiliriz. Küresel yarışta yer almak istiyorsak, aynaya küsmek yerine o aynada devleşmeyi istemek zorundayız. Kurumların da bu bilinçle hareket etmesi çok önemli. Çünkü kurumsal bakış açısı neyse kurum mensuplarının yönelimi de buna göre olacaktır. Hele ki akademide talihsiz açıklamalarla, yazılardaki tabirle “metrik fetişizmi” gibi Q yayınları yeren açıklamaları içeren yazıların, objektif dille yazılmış olsa da, paylaşılmaması gerekmektedir. Çünkü; söz konusu fantastik ifadeler dikkat çekici olarak kullanılıyor ki; yazıların tamamından daha çok bu ifadelerin akıllarda yer edebileceği gerçeği söz konusudur.

Goodhart Yasası Tehlikesi

“Bir ölçüm hedef haline geldiği an iyi bir ölçüm olmaktan çıkar” görüşünü savunan bu yasa, “Metrikler hedef olursa bilim kalitesizleşir” diyor. Hayır!

Tam Aksine! Q1 hedefi, sistemi niteliksiz ve yapay sayı peşinde koşanlardan koruyan en büyük filtresidir.

Eğer sistem sadece “yayın sayısı” gibi basit bir metriği hedefleseydi, Goodhart yasası sonuna kadar haklı olurdu. Herkes merdiven altı dergilerde, sırf puan toplamak için boş yüzlerce makale yayınlardı. Fakat hedef Q1, Q2 olduğunda oyunun kuralları tamamen değişir. Neden mi?

-Sistem manipülasyonunu imkânsız kılar. Q1 dergiler, alanındaki en prestijli, reddedilme oranı %80-90 olan, en katı hakem süzgeçlerine sahip yapılardır. Sırf hedefe ulaşmak için bir çalışmayla Q1 duvarını aşamazsınız. Dolayısıyla Q1 hedefi, yapay taklitleri ve kestirme yolları eler.

-Bilginin gerçek yayılımını garantiler. Bir yayının Q1 olması, o derginin dünya çapında binlerce kütüphanede, veri tabanında (Web of Science, Scopus) indekslenmesi demektir. Bilgiyi hapsetmez, küresel dolaşıma sokar. Sizin çalışmanız, dünyanın öbür ucundaki akademisyenin önüne düşer.

-Küresel sıralamaların (ranking) yakıtıdır. Üniversitelerin QS veya Times Higher Education gibi listelerde yükselmesini sağlayan şey sadece ham atıf sayıları değildir, bu yayınlanan makalelerin aldığı nitelikli atıflar ve Q kategorileridir. Kurumsal meritokrasi (liyakat) ancak bu şekilde inşa edilir.

Eleştirmenler sık sık Goodhart Yasası’na sığınarak “Ölçüm hedef olursa kalite düşer” diyorlar. Oysa gözden kaçan devasa gerçek var! Eğer hedefi alelade yayın sayısı koyarsanız sistem yozlaşır; ama hedefi Q1 yaparsanız, sistem kendini temizler!

Çünkü Q1 bir sayı fetişizmi değil; metodolojik disiplinin, küresel hakem süzgecinin ve bilginin en yüksek görünürlüğe ulaşmasının tescilidir. Q1 duvarı o kadar yüksektir ki, o duvarı manipülatif veya içi boş çalışmalarla aşamazsınız. Dolayısıyla, Q1 metriği, akademiyi Goodhart Yasası’nın o korkulan yozlaşmasından koruyan en güçlü emniyet kilididir. Bilgiyi sadece üretmek yetmez; onu dünyanın en prestijli vitrinine, yani Q1 sahnesine çıkararak evrenselleştirmek zorundayız!

MERİTOKRATİK BAKIŞ

Meritokrasi, en basit tanımıyla “liyakat sistemi” demektir.

Yeteneklilerin, hak edenlerin ve başarı gösterenlerin yönetimi ya da sistemde yükselmesi anlamına gelir. Bu sistemde, bireysel başarılar, yetenekler, zeka, çalışkanlıklar ve somut başarılar esastır. Kim daha çok somut başarı ortaya koyarsa sistemde o öne geçer.

Akademik dünyada meritokrasi, bir bilim insanının unvan alırken (doçentlik, profesörlük), kadroya atanırken, araştırma fonu (burs, bütçe) alırken veya ödüllendirilirken sadece ve sadece ürettiği bilimin kalitesine, nesnel başarılarına ve evrensel kriterlere göre değerlendirilmesidir. Akademide büyük öneme sahiptir. Böylece akademiye şu katkıyı sunar:

-Kişisel ve yerel kaygılardan arınmayı sağlar. Meritokratik sistem, kişisel sempatileri devre dışı bırakır.

-Somut ve ölçülebilir kanıtlara dayanır. Q1, Q2 yayınlar, atıf sayıları, h-endeksi gibi bibliyometrik veriler, akademide meritokrasinin en büyük ve güçlü araçlarıdır. Sistem der ki: Soyut iddiaları, “ben iyi hocayım” gibi söylemleri bir kenara bırakalım. Dünya çapında kabul görmüş tarafsız hakem heyetinden geçerek Q1 dergilerde ne kadar yer aldın? Bilime yaptığın somut katkı nedir?

-Fırsat eşitliği. Meritokrasi, en taşradaki hiçbir arkası ve lobisi olmayan genç bir araştırmacı ile merkezdeki en güçlü profesörün çocuğunu aynı objektif teraziye çıkartır ve kim daha kaliteli bilim ürettiyse, unvanı ve fonu o alır, der.

- Uluslararası rekabet ve kalite açısından da üniversitelerin QS veya Times Higher Education gibi dünya sıralamalarında üst sıralarda yer alabilmesi ancak meritokratik bir yapıyla mümkündür. Sistem, hatır, gönül ilişkileriyle değil, liyakatle çalışan bilim insanlarıyla dolduğunda kurumsal başarı kendiliğinden gelir.

Yani özetle; Q1/Q2 metriği ve meritokrasi ayrılmaz ikilidir. Çünkü objektif metrikler olmadan akademide meritokrasiyi (liyakat sistemini) inşa edemezsiniz. Metrikler ortadan kalktığında, kimin başarılı olduğunu ölçecek nesnel bir kriter kalmaz ve sistem kaçınılmaz olarak kişisel kaygılara, torpile ve yerelliğe teslim olur.

Sonuç olarak; (1) kim olduğun, kimi tanıdığın değil, ne ürettiğin önelidir meritokratik sistemde. (2) Ölçülebilir bilgi sistemlerine yönelik eleştirel yazılar, dijital ortamlarda çok dikkatli paylaşılmalıdır. (3) “Veriyi yöneten dünyayı yönetir” mottosunun giderek önem kazandığı bir çağda ölçüm sistemleri akademik yönetimin de kalbidir, başarının yönetimi için gereklidir. (4) Metrik ve sıralamalara fetişizm derseniz dünya sahnesinden silinmeye adaysınız, demektir. 

19 Şubat 2026 Perşembe

SOSYAL AĞLARDA ÇEVRİMİÇİ SOSYAL DEDEKTİFLİK GİDEREK YAYIGINLAŞIYOR.

 SOSYAL AĞLARDA ÇEVRİMİÇİ SOSYAL DEDEKTİFLİK GİDEREK YAYIGINLAŞIYOR.

Sosyal dedektiflik, kişilerin hareketlerinden duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmayı ifade ediyor. Bir çeşit niyet okuma davranışı. Peki çevrimiçi yaşantının giderek yaygınlaştığı günümüzde, sosyal ağlarda bu durum ne şekilde hayatımıza tezahür ediyor? Bir paylaşımdaki yazıdan, görselden, ifade şeklinden karşınızdakinin size karşı olan tutumunu anlamaya çalıştığınız oldu mu? Örneğin; kişi mesaj uygulamasından “Tamam” yazdığında, acaba bana kızgın mı? diye düşünmek… Ya da tam tersi bir durumu düşünelim; aşırıya kaçan çoklu ortam (görsel, video, gif, emoji, ses vs.) kullanımında karşınızdakinin sizi ciddiye almadığı hatta dalga geçtiğini düşündünüz mü? Çevrimiçi ortamda geçen, kişinin paylaşımlarından niyet okuma davranışının adı “Çevrimiçi Sosyal Dedektiflik” … Gerçekliği ne kadar temsil ettiği bilinmeyen çevrimiçi iletişimin bir biçimi bu.

Sosyal medyada çeşitli içerik türleri paylaşılıyor. Bazen düşünerek bazen popüler olduğu için otomatikleşmiş olarak kullanılan paylaşım biçimleri, ifadeler, kullanılan dil vs. çevrimiçi ağlarda ne şekilde etki gösteriyor düşüncesinden yola çıktığımızda; Sosyal ağlarda, paylaşımların üç dereceye kadar güçlü etki gösterdiği biliniyor. Paylaşım yapıldığında, içeriğin taşıdığı duyguların arkadaşına, arkadaşının arkadaşına ve onun arkadaşına güçlü etki yayarak nüfuz ettiği bildiriliyor. Yani kişinin ağında bulunan kişiler birincil etkilenenler, onların arkadaşları ikincil ve bu şekilde yayılan zincirleme etkiler… Hatta olumsuz ifadeler barındıran paylaşımların olumluya göre 10 kat fazla kişilerin duygularına nüfuz ettiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Hal böyle olunca, kullanılan o anki içerik türleri ve taşıdığı duygu-düşünce bileşimini yayılım gücüyle birlikte değerlendirdiğimizde, derin anlam arayan sosyal dedektifler bu işten ilk zarar görenler. Çevrimiçi ortamda sürekli tekrarlayan niyet okuma davranışı ve acabaların kişide yarattığı etki bir süre sonra gerçek yaşamında olumsuz sonuçlara yol açabilme potansiyeline sahip. Çok boyutlu olarak ele alınabilecek çevrimiçi sosyal dedektiflik davranışı, sosyal medya bağımlılığının bir uzantısı da olabilmekte. Ya da UCLA yalnızlık ölçeği ile birlikte değerlendirilebilecek bir konu olarak bilimsel zeminde yer bulabilecek bir çalışma alanı. Çünkü kişinin içinde bulunduğu durumun buna sebep olabilme potansiyeli vardır. Her ne biçimde ele alınacak olursa olsun, çevrimiçi davranışlarla gerçek yaşamın mozaikleştiği bir dünyada yaşadığımız gerçeği içindeyiz.

 

Devamı gelecek…

Aylin Tutgun Ünal

12 Şubat 2026 Perşembe

 Sosyal medyada "Ördek Sendromu" üzerine notlar...

Stanford Üniversitesi Ördek Sendromu demiş. Sosyal medya kullanımıyla yeniden gündeme alınabilir. Çünkü, sorunlu ve zorlu hayatlarını sosyal medya paylaşımlarıyla gizlemenin adı bu. Duygularını yalnızca olumlu olarak sosyal ağlarda yansıtan kişiler için ördek sendromu ifadesi kullanılıyor. 

ÇABASIZ GÖRÜNEN KISIM YALNIZCA YÜZEYDEDİR. Ördekler, yüzeyde çabasızca sürükleniyor gibi görünse de suyun altında aslında daha dikkatli baktığınızda, bacakları onları ayakta tutmak adına hızlı hızlı hareket ederler. Sosyal medya paylaşımları arkada yatan çabayı göstermemektedir.

Şimdilerde "Sosyal Medya Kuşağı" risk altında. Küçük yaşlardan itibaren sosyal medyayı kullanabilen teknolojiyle doğan Z kuşağı, özellikle sosyal medya kullanıcılarını ve paylaşımlardaki durumları özenme ihtimallerinin yüksek olması nedeniyle bu sendrom açısından risk altındadır.

Stresli durumlarda herşeyin yolunda gittiğini gösterme çabası ördek sendromunu tetikliyor. Böyle durumlarda, kişinin yaşadığı zorluğu kaldırmaktansa, sosyal medyada herşeyin yolunda olduğunu göstermek ve bunu ispatlamaya çalışmak istemesi bu sendromu ortaya çıkaran sebeplerden.


-Devamı gelecek yazıda ... -

Aylin Tutgun Ünal