AKADEMİDE
OBJEKTİFLİK, MERİTOKRASİ VE KÜRESEL STANDARTLAR
Dünyanın en
prestijli üniversite sıralamaları (QS, Times Higher Education vb.) ve
meritokratik sistemler (liyakat sistemleri) tamamen objektif metriklere
dayanıyor. Q1 ve Q2 yayınlar, bir akademisyenin, bilim insanının ya da kurumun
bilimsel derinliğini küresel ölçekte tesciller. Soyut birtakım iddialar yerine niceliksel
ve niteliksel olarak rüştünü ispatlamış veriler, bilimin hür ve evrensel
gelişiminin en büyük itici gücü olmaktadır.
“Metrikler
akademik kalitenin aynasıdır”
Sosyal ve
Beşeri Bilimler açısından Q kategorileri ve etki faktörlerinin (Impact Factor) sıklıkla
büyük oranda fen bilimleri, tıp ve mühendislik tabanlı geliştirilen sistemler
olduğu vurgusu yapılıyor. Bir yandan sosyal bilimlerde Q yayın yapan
akademisyenlerin başarı sıralaması sistemlerinde üst sıralardaki başarı sıralamaları
olduğu gerçeğini de ortaya koyan veriler mevcut. Dolayısıyla, “öğrenilmiş
çaresizliğe” kapılıp, ilk önermedeki bilgiyi (sosyal alanlar dışındaki alanlar
ancak Q yayın yapabilir) ön plana çıkaran yazıların ciddi konumlardaki akademisyenler,
üst düzey yöneticiler tarafından paylaşılması büyük talihsizlik. İlk önermeye
göre hareket edildiğinde; eğer sosyal alanlarda uzmanlığınız varsa, akademik
kadro mensupları Q1, Q2 gibi kategorilerde yayın yapmamız zor algısına kapılıyor.
Sadece akademik yükseltme amaçlı söz konusu kategorilerde yayınını köprüyü
geçene kadar yapıyor. Hedefe ulaştığında sürdürülebilirlik sağlanamıyor. Çünkü
kabullenilmiş bir başarısızlık söz konusu. Her ne kadar objektif dille ve eleştirel
yazılmış olursa olsun makaleler ya da blog yazıları, akademik dünyada metrikler,
Q yayınlar söz konusu olduğunda, “yapılması güç” ya da “metrik fetişizmi” diye
bir ifade kullandığında, bunu başaramayan ya da zaten başaramayacağını düşünen akademisyenler
bu ifadeyi cımbızla çekip alarak küresel başarı tescil sistemlerini kötüleme
yoluna gidiyor. Halbuki bu yazıların içeriğinde, nitel çalışmaların, niceliksel
ölçüm sistemlerinin, verilen derslerin kalitesinin, yeni bilgi üretimi ve bunun
geliştirilmesinin dengesinden bahsediliyor.
“Ölçemediğini yönetemezsin” mottosu
günümüzde verinin gücünü ortaya koyan önemli ve özet bir ifadedir. Bu
perspektif, kurumsal başarıyı ölçmek, fonları adil dağıtmak ve uluslararası
görünürlük kazanmak isteyen yapılar için bir manifesto niteliğindedir.
Metrikler
akademik kalitenin kusursuz bir resmi olmayabilir. Ancak, elimizdeki en
objektif, en hür ve en evrensel aynadır, diyebiliriz. Küresel yarışta yer almak
istiyorsak, aynaya küsmek yerine o aynada devleşmeyi istemek zorundayız.
Kurumların da bu bilinçle hareket etmesi çok önemli. Çünkü kurumsal bakış açısı
neyse kurum mensuplarının yönelimi de buna göre olacaktır. Hele ki akademide
talihsiz açıklamalarla, yazılardaki tabirle “metrik fetişizmi” gibi Q yayınları
yeren açıklamaları içeren yazıların, objektif dille yazılmış olsa da, paylaşılmaması
gerekmektedir. Çünkü; söz konusu fantastik ifadeler dikkat çekici olarak
kullanılıyor ki; yazıların tamamından daha çok bu ifadelerin akıllarda yer edebileceği
gerçeği söz konusudur.
Goodhart
Yasası Tehlikesi
“Bir ölçüm
hedef haline geldiği an iyi bir ölçüm olmaktan çıkar” görüşünü savunan bu yasa,
“Metrikler hedef olursa bilim kalitesizleşir” diyor. Hayır!
Tam Aksine! Q1
hedefi, sistemi niteliksiz ve yapay sayı peşinde koşanlardan koruyan en büyük
filtresidir.
Eğer sistem
sadece “yayın sayısı” gibi basit bir metriği hedefleseydi, Goodhart yasası
sonuna kadar haklı olurdu. Herkes merdiven altı dergilerde, sırf puan toplamak
için boş yüzlerce makale yayınlardı. Fakat hedef Q1, Q2 olduğunda oyunun
kuralları tamamen değişir. Neden mi?
-Sistem manipülasyonunu
imkânsız kılar. Q1 dergiler, alanındaki en prestijli, reddedilme oranı %80-90
olan, en katı hakem süzgeçlerine sahip yapılardır. Sırf hedefe ulaşmak için bir
çalışmayla Q1 duvarını aşamazsınız. Dolayısıyla Q1 hedefi, yapay taklitleri ve
kestirme yolları eler.
-Bilginin
gerçek yayılımını garantiler. Bir yayının Q1 olması, o derginin dünya çapında
binlerce kütüphanede, veri tabanında (Web of Science, Scopus) indekslenmesi
demektir. Bilgiyi hapsetmez, küresel dolaşıma sokar. Sizin çalışmanız, dünyanın
öbür ucundaki akademisyenin önüne düşer.
-Küresel
sıralamaların (ranking) yakıtıdır. Üniversitelerin QS veya Times Higher
Education gibi listelerde yükselmesini sağlayan şey sadece ham atıf sayıları
değildir, bu yayınlanan makalelerin aldığı nitelikli atıflar ve Q kategorileridir.
Kurumsal meritokrasi (liyakat) ancak bu şekilde inşa edilir.
Eleştirmenler sık sık Goodhart Yasası’na
sığınarak “Ölçüm hedef olursa kalite düşer” diyorlar. Oysa gözden kaçan devasa
gerçek var! Eğer hedefi alelade yayın sayısı koyarsanız sistem yozlaşır; ama
hedefi Q1 yaparsanız, sistem kendini temizler!
Çünkü Q1 bir
sayı fetişizmi değil; metodolojik disiplinin, küresel hakem süzgecinin ve
bilginin en yüksek görünürlüğe ulaşmasının tescilidir. Q1 duvarı o kadar
yüksektir ki, o duvarı manipülatif veya içi boş çalışmalarla aşamazsınız.
Dolayısıyla, Q1 metriği, akademiyi Goodhart Yasası’nın o korkulan yozlaşmasından
koruyan en güçlü emniyet kilididir. Bilgiyi sadece üretmek yetmez; onu dünyanın
en prestijli vitrinine, yani Q1 sahnesine çıkararak evrenselleştirmek zorundayız!
MERİTOKRATİK
BAKIŞ
Meritokrasi,
en basit tanımıyla “liyakat sistemi” demektir.
Yeteneklilerin,
hak edenlerin ve başarı gösterenlerin yönetimi ya da sistemde yükselmesi
anlamına gelir. Bu sistemde, bireysel başarılar, yetenekler, zeka,
çalışkanlıklar ve somut başarılar esastır. Kim daha çok somut başarı ortaya
koyarsa sistemde o öne geçer.
Akademik
dünyada meritokrasi, bir bilim insanının unvan alırken (doçentlik, profesörlük),
kadroya atanırken, araştırma fonu (burs, bütçe) alırken veya ödüllendirilirken
sadece ve sadece ürettiği bilimin kalitesine, nesnel başarılarına ve evrensel
kriterlere göre değerlendirilmesidir. Akademide büyük öneme sahiptir. Böylece
akademiye şu katkıyı sunar:
-Kişisel ve
yerel kaygılardan arınmayı sağlar. Meritokratik sistem, kişisel sempatileri
devre dışı bırakır.
-Somut ve
ölçülebilir kanıtlara dayanır. Q1, Q2 yayınlar, atıf sayıları, h-endeksi gibi
bibliyometrik veriler, akademide meritokrasinin en büyük ve güçlü araçlarıdır.
Sistem der ki: Soyut iddiaları, “ben iyi hocayım” gibi söylemleri bir kenara
bırakalım. Dünya çapında kabul görmüş tarafsız hakem heyetinden geçerek Q1
dergilerde ne kadar yer aldın? Bilime yaptığın somut katkı nedir?
-Fırsat
eşitliği. Meritokrasi, en taşradaki hiçbir arkası ve lobisi olmayan genç bir
araştırmacı ile merkezdeki en güçlü profesörün çocuğunu aynı objektif teraziye
çıkartır ve kim daha kaliteli bilim ürettiyse, unvanı ve fonu o alır, der.
-
Uluslararası rekabet ve kalite açısından da üniversitelerin QS veya Times Higher
Education gibi dünya sıralamalarında üst sıralarda yer alabilmesi ancak
meritokratik bir yapıyla mümkündür. Sistem, hatır, gönül ilişkileriyle değil,
liyakatle çalışan bilim insanlarıyla dolduğunda kurumsal başarı kendiliğinden
gelir.
Yani özetle;
Q1/Q2 metriği ve meritokrasi ayrılmaz ikilidir. Çünkü objektif metrikler
olmadan akademide meritokrasiyi (liyakat sistemini) inşa edemezsiniz. Metrikler
ortadan kalktığında, kimin başarılı olduğunu ölçecek nesnel bir kriter kalmaz
ve sistem kaçınılmaz olarak kişisel kaygılara, torpile ve yerelliğe teslim
olur.
Sonuç olarak; (1) kim olduğun, kimi tanıdığın değil, ne ürettiğin önelidir meritokratik sistemde. (2) Ölçülebilir bilgi sistemlerine yönelik eleştirel yazılar, dijital ortamlarda çok dikkatli paylaşılmalıdır. (3) “Veriyi yöneten dünyayı yönetir” mottosunun giderek önem kazandığı bir çağda ölçüm sistemleri akademik yönetimin de kalbidir, başarının yönetimi için gereklidir. (4) Metrik ve sıralamalara fetişizm derseniz dünya sahnesinden silinmeye adaysınız, demektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder